Demeseydim Gaz Yapardı...
Ankara’da kış soğuğu var; havada kış kokusu…
Korkusuzca götürdüm boruyu dudaklarıma ve üfledim.
“Çocuk Roland Kara Kule’ye geldi.”
O iş, bitti, tamam.
Keşke bugün kış olsaydı ya la…

Tarihte bugün:

Üniversiteden ültimatom yedim.

Ölsem de gam yemem gayrı…
Zeki Müren bir şarkısında der ki:

"Akşam olur gizli gizli ağlarım … Keder öğütmekle geçti yıllarım."

ANLIK İNSAN PORTRELERİ - I

I.I.

Uyandı. Gününde, uzun bir kopukluk oluşmuştu. Gökyüzü, en son bıraktığı zaman mavi ve sarı renklerle parlıyordu. Şu ansa grimsi bir beyazlık hâkimdi. Saatine baktı. 19:32. Saat kaçta uyumuştu? Hatırlayamıyordu. Ama tahminine göre, yaklaşık dört saat uyumuştu. Demek gündüz vakti, saatlerce uyuyacak kadar yorgundu.

Uyumaya kaldığı yerden devam etmeyi düşündü. Nasılsa üç ya da dört kez yapmıştı bunu, en sonuncusu saat beş civarındaydı. Uyumak güzel şeydi. Bir an yeniden uyumak için başını yastığa geri koydu, sonra vazgeçip kalktı. Kalkmasını gerektiren herhangi bir sebep düşünmeden, sanki görevi buymuş gibi kalktı.

Yataktan kalktığında, her uykudan sonra gelen uyarıyı hissetti. Böbrekleri yine boş durmamıştı, her zamanki gibi… Odasından çıktı. Salondaki yarı bozuk, yarı çalışır floresanın aydınlığı bir an gözlerini kısmasına sebep oldu. Televizyon kapalıydı. Salonda kimse yoktu.

Salonun kapısını açtı. Bir adım attı, artık antredeydi. Mutfağın ışığı yanıyordu; antre, salondan ve mutfaktan yansıyan beyaz ışıkla gri bir beyazlık içindeydi. İç bunaltıcı bir renk… Tuvalete doğru yöneldi. Mutfaktan sesler geliyordu. Birileri yemek yiyor olsa gerek.

Basınçla fışkıran sıvı sayesinde tuvalette fazla durması gerekmedi. Tuvaletten çıktıktan sonra ellerini yıkadı. Ellerini, parmaklarının başladığı yerdeki yaralara dikkat ederek havlusuna kuruladı. Mutfağa doğru yöneldi. Orta yaşlı bir kadın, yemek yer misin, diye sordu. Evet, dedi. Sandalyesine doğru ilerledi. Yaşlı bir kadın salata yapıyordu; havuçlu, domatesli ve salatalıklı. Salatanın yanından geçerken eliyle, ağzına birkaç havuç ve salatalık parçası alıp attı. Bir an eliyle yememesi gerektiğini düşündü, başkalarını iğrendirebilirdi. Ellerini daha şimdi yıkadığını hatırlayınca bu düşünceyi unuttu. Sandalyesine gidip oturdu. Yine ağzında garip bir tat vardı, uyuyup uyandıktan sonra hep böyle olurdu; ama en fenası gün içinde kestirince olurdu. Bir an ağzına, bir tane Haribo atmayı düşündü. Sonra vazgeçip bardağına her zamanki kadar su doldurdu: Çeyrekten biraz çok,  yarımdan biraz az. Suyunu içti.

Öğlen içmediği yoğurtlu çorbayı önüne koydu yaşlı kadın. Ekmeğini bana bana afiyetle yemeye başladı, acıkmıştı. Bir süre sonra salata da sofraya geldi. Çatalını salataya daldırdı, çatalına havuç ve salatalık saplamaya başladı. Havuç ve salatalıkları aceleyle ağzına götürürken; salatanın birazını çorbasını içtikten, birazını da yemeğini tamamen bitirdikten sonra yemeyi düşünüyordu. Yemekle birlikte salata da yerse yemeğin ortasında tıkanıp kalıyordu.

Havuç ve salatalıklar, tat tomurcuklarını uyardığı zaman; salatalık ve havuç tadından daha çok zeytinyağı tadı aldı. Salatayı karıştırmadınız mı, dedi, bütün yağ yüzeyde kalmış. Yaşlı kadın salatayı tekrar karıştırdı. Salatayı bir daha tattı. Zeytinyağı tadı ilki kadar yoğun değildi; ama hâlâ sevdiği yoğunluktan fazlaydı. Eskiden olsa sorun çıkartırdı; ama bu kez bir şey demedi. Birkaç gün önce biraz daha büyümüştü, bir şeyleri daha fark etmişti. Zeytinyağı tadını azaltacak bir yöntem buldu ve yemeğini yedi.

I.II.

Uyandı. Gökyüzü en sevdiği renge bürünmüştü yine. Lacivert ve kızıl arası… Yatağından enerjik bir şekilde kalktı. Kot pantolonu ve tişörtüyle uyumuştu. Bu, biraz canını sıktı.

Yerden tavana dek uzanan cam pencerelerine doğru ilerledi; günün en sevdiği anında, bir süre en sevdiği manzarayı izleyecekti. Şehre doğru baktı. Işıl ışıldı yine, her rengin her tonu… Sıkışık trafiğin sarı ışıkları, korna sesleri, medeniyetin gürültüleri… Her şey ne kadar da güzeldi.

Uyandığından beri gülümsediğinin farkında değildi. Masasına doğru ilerledi. İlerlerken her zaman yaptığı gibi saate baktı. 20:00. Cep telefonunu kontrol ederken midesi onunla sohbet etmeye başladı. Bu akşam da güzel bir yemek yemenin vakti gelmişti anlaşılan.

Bugünlerde yeni bir kızla tanışmıştı. Pamuk kadar güzel bir kızdı. Beyaz bir ten, koyu kestane saçlar ve gözler… Cidden kaçırılmaması gereken bir fırsat. Onunla bir akşam yemeği? Neden olmasın. Sadece telefon etmesi yeterliydi. Üstelik saat de herkese uygundu, değil mi? Numarayı çevirdi. Yarım saat içinde, yine aynı yerde.

Kıyafetlerini çıkardı ve koltuğun koluna attı. Banyoya gitti. Artık önce hızlı bir duş, sonra da parfüm ve deodoranta bulanma vaktiydi.

Mavi bir gömlek ve deve tüyü renginde keten pantolon giydi. Altına da siyah ayakkabılar. Bugün yine çok şık olacaktı. Gardırobunun kapağındaki aynaya baktı. Kısa kesimli sarı saçlarını, “soluk benizli” yakışıklı yüzünü inceledi. Ellerini saçlarının arasından geçirip gülümsedi. Bu gecenin sonunu o kızla, burada getirmenin ne kadar hoş olacağını düşündü. Gülümsemesi değişti ve yüzünde daha fazla alan kaplamaya başladı.

Apartmandan sokağa çıkarken, ona kapıyı tutan beyaz saçlı görevliye gülümsedi ve başıyla selam verdi. Birkaç dakika önce altmışıncı kattan seyrettiği kalabalığın içindeydi artık. Caddeye doğru ilerledi. Boş bir taksiyi olabildiğince çabuk bulacağını umuyordu, ne de olsa çok güzel bir gün geçiriyordu, değil mi?

Elini havaya kaldırıp bağırdı: Taksi! Şoföre gideceği yeri söyledi ve yüzünde oluşan yeni, bir gülümsemeyle sırtını taksinin deri koltuğuna yasladı. Şehri izlemeye koyuldu. Beyaz, sarı, kahverengi, siyah ve diğer tüm renkler… Bu şehri, kesinlikle seviyordu.

Vaktinde restorana ulaştı, vaktinde ve beklenen kadınla aynı anda. Yarım bir sarılmayla sağ yanağını öptü; bugün yine çok güzelsin, dedi başka bir gülümsemeyle. Restoranın içine girdiler.

Smokinli adam mönülerini getirdi. Smokinli adamın hemen ardından şampanya geldi. Smokinli adam, şampanyayı kadehlere doldurdu ve gitti. Kadehini kaldırdı, güzel kadına bakarak. Yüzünde ayrı bir gülümseme vardı. Sana, dedi ve şampanyanın bir kısmı boğazından midesine doğru aktı. Kadın, tav olmuş kadınlar gibi gülümsüyordu. Bu gülümsemeyi görünce Sezarmış gibi gülümsedi. Bu gece, istediği gibi sonlanacaktı.

Keyifle mönüyü açtı. Yine aynı yemekler. Biftekler, rostolar, ördekler, soslar… Artık bunlardan bıkmıştı. Mönüde denenecek yeni bir şey yoktu. Her zamankinden istemeye karar verdi: Az pişmiş bir biftek, özel sosuyla.

I.III.

Uyandı. Yine kollarında, bacaklarında geziniyorlardı. Bu kez onları kovalamaya hiç gücü yoktu. Bugün istedikleri gibi gezsinler… Zorlukla gözlerini açtı. Göz kapaklarını hareket ettirmeye bile gücü yoktu, sinekleri kovalamayı nasıl düşünebilmişti? Güneş, yine yeraltına gidiyordu. Güneş, yine turuncuydu. Güneş’in önünde, yerin üzerinde, yine garip saydamsı şeyler vardı. Bir önceki gün de olduğu gibi. Ve ondan önceki gün… Ve ondan bir önceki…

Kafasını çevirip etrafına baktı. Biraz ilerisinde, turuncu kahverengi arası bir renkteki toprağın üzerinde herkes boş boş oturuyordu. Hiç kimsenin enerjisi kalmamış mıydı? Kara kuşu düşündü. Bugün de yanına konup beklemiş miydi acaba? Yine gözlerini, ona dikip arada sevinçle bağırmış mıydı?

Kara kuş en son geldiğinde, babası taş atıp kovalamıştı. Babası taş atmıştı; ama taş kara kuşa gelmemişti. Kara kuş kanat çırpa çırpa gitmişti. Keşke taş, kara kuşun kafasına gelseydi. Keşke kara kuş, hemen orada ölseydi.

Sinekleri hissetti yine. Onları kovalayacak hâli yoktu; ama vücudunda bu şekilde gezinmeleri de sinirini bozuyordu. Keşke, sadece birkaç tane olsalardı ya da en azından sürekli gezinip durmasalardı. Sanki kara kuş gibi, sinekler de ölmesi için bekliyorlardı. Belki de bu yüzden ayaklarıyla o garip hareketi yapıyorlardı?

Ayağa kalkmaya karar verdi. Ailesinin yanına gidecekti. Belki çadırda daha az sinek olurdu ve bu sayede daha rahat uyurdu. Hiç enerjisi yoktu, günlerce uyuyabilirdi. Zaten uyumasa ne yapacaktı? Diğer herkes gibi çadırın önünde oturup sessizce boşluğa mı bakacaktı?

Zorlukla ayağa kalktı. Çadıra doğru yürürken bir an tökezledi, neredeyse düşecekti. Umarım düşmem; düşersem geri kalkamam sanırım, diye düşündü. Bir süre sonra bu kez de sendelediyse de düşmeden çadırına ulaştı.

Çadıra yaklaştığı süre boyunca, inşa edildiğinden beri onu korkutan siyah çatılı, beyaz tahtalı binaya baktı. Çok garip bir mimarisi vardı ve onu korkutan da bu mimariydi belki de. Tabii biraz da çatısındaki garip şey. Üstelik getirdikleri o kitap da çok garipti. İşin en kötü yanı da getirdikleri o garip kitabı ezberleyip orada yazanları uygulamazsa yemek alamamasıydı.

Çadıra girmeden önce; beyazlı kadın yine yemek getirse, diye düşündü.

Ben, çikolata sevmem. Bitteri, sütlüsü, Napoliten’i, konyaklısı ve sairesi fark etmez. Ama viskinin yanında çikolatalı dondurma severim. İyi gider meret.

Ben, annemi çok severim. Ama en çok da annemle ters düşerim. Annemin sözünü dinlemem kimi konularda. Misal; giderim dondurmayı, çözülmesini beklemeden kaşıkla kanırta kanırta alırım. Kaşıklar eğilmiş eğilmemiş umursamam.

Ben, “normal” diye değil “garip” diye tanımlanırım. İnsanlara seslenip yanlarına gitmem. Usulca arkalarından sokulup onlar beni fark edene dek beklerim. Aradan 10 dakika da geçse beklerim, 10 saat geçse de beklerim.

TRT, Türk Yıldızları diye Tayyip’i yedirdi bize bildiğin. Adamlar orada gösteri yapıyor, biz de Çılgın Çocuk Tayyo’yu izliyoruz…
Çıldırmama az kaldı; İsmail, nerede?!