Demeseydim Gaz Yapardı...
Ortaya Karışık Alevli Meyve Tabağı

Bugün pilav yedim. Yemeğe çalıştım yani. Ne kadar çalıştımsa da olmadı daha doğrusu. Pilava sıçayım! Öyle yemek mi olur lan?! Vay arkadaş, nelerle uğraşıyoruz burada…

Ama her şeyden bir şey çıkaran ben; bu pilav hadisesinden de bir şey çıkardım. Marmara’da yemek yenmez arkadaş. Adamlar, “Paramızla rezil oluyoruz!” sözünün canlı kanlı örneği.

Hadi pilavı yapamıyorsun. Tamam, onu kabullendim. Hadi bezelye yemeğini de yapamıyorsun. Kendime zorla bunu da kabullendirttim. Bre gavat, cacık da mı yapamıyorsun? Cacık layyynnn! Cacık!

Fark etmişsindir, ağzım bozuk bugün. Ama keyfim bozuk değil. İyiyim. Hatta mutlu bile olabilirim. Evet evet, yıllar sonra ilk kez rahatım hatta. Vay canına! Rahat olmak, sürekli bir şeylere yetişmek zorunda olmamak ve hatta hayattan tat almak ne güzel şeymiş yav… Eee, ne de olsa işleri yoluna koydum. Zor oldu ama oldu sonuçta. Ne de olsa emeksiz yemek olmaz.

Hangi işler mi dedin? Sana ne hırrım! Bu kelimeyi de en az bir 10 senedir kullanmamıştım, nereden aklıma geldiyse… Hey gidi günler! (Buraya bir adet “gülücük” koyasım geldi ya ben, ciddi bir adamım. Öyle yazılarıma “gülücük” “smiley” falan koymam. Sonra mahallede adım neyim çıkar, kahveye neyim gidemem. Hiiiiiç gelemem o işlere!)

Aslında bu rahatlama durumları bana iyi gelmedi. Böyle bir saldım ben son bir iki gündür. Böyle bir bilgisayar oyunlarına daldım, işleri ertelemeye filan başladım.

Ha tabii sen de şimdi bunun üzerine “Yok daha eşşaaaaznki! Daha neyine çalışacan ulan!” desen; sen de haklısın derim. Ama ben de böyleyim işte… OpenGL’i çözsem; OpenGL 3.x’e sarıyorum. Onu halletsem CUDA’ya… CUDA’yı halletsem… diye uzayıp gidiyor bu liste.

Ama hedefteki diğer zirveleri de ele geçirmeden önce; bu zirvede azıcık kutlama yapmaktan zarar gelmez bence…

Öyleyse köylüler ne içer?

VİSKİİİİİİ!

Ölüm olsaydı; ayrılık olmasaydı Malatyalım, olmasaydı Arguvanlım, olmasaydı yâr yâr!
Bir ara da harbiden bir şey yazacağım, söz
SO LONG, SUCKERS!
Ben kaçıyorum haculitler, ülke size emanet. Artık satar mısınız, bakar mısınız; beni bağlamaz.
ANLIK İNSAN PORTRELERİ - II

II.I

Uyandı. Büyük bir umutla pencereye doğru koştu. Perdeyi aralayıp dışarıya doğru baktı. Yağmur hiç hız kesmemişti anlaşılan. Umutları boşaydı. Üstelik şakır şakır yağan yağmurun sesini duyduğu hâlde, yağmurun durduğunu umut etmesi aptalcaydı. Artık kabul etmeliydi, yine o uzun yağmurlar başlamıştı. Ama bu sene kararlıydı, annesi ne derse desin yine de dışarı çıkacaktı. Arkadaşlarının anneleri, arkadaşlarının dışarı çıkmasına izin vermese bile eve dönmeyecekti. Gerekirse, sokakta kendi başına futbol oynardı. Ne de olsa evlerin duvarları vardı. Ona topu geri atanın illa bir insan olması gerekmiyordu. Hem duvarla oynarsa şutlarını ve pasını daha iyi geliştirirdi.

Odadan çıktı. Bu kez pencereye koştuğu kadar hızlı hareket etmiyordu. Annesinin yanına gidip dışarı çıkacağını söylemeliydi. Bir an annesine hiçbir şey demeden, futbol topunu alıp dışarı çıkmayı düşündü; ama sonra bu düşünceden vazgeçti. Bu annesini çok fazla kızdırırdı ve eve döndüğü zaman yine bir temiz dayak yerdi. Artık dayak yemek istemiyordu. Artık büyümüştü. Üstelik büyüdükçe yediği dayağın şiddeti de artmaya başlamıştı. Küçükken sadece poposuna tokat yerdi, artık çok büyük bir yaramazlık yaparsa annesi hortumla dövebiliyordu.

Düşündüğü şeylere göre yüz ifadesinin değiştiğini fark etmeden evin içinde annesini arıyordu. En sonunda, annesini, mutfakta buldu; patates soyuyordu. Patatesleri közler miydi acaba? Yoksa yine haşlayacak mıydı? Umarım közler, öyle yemek çok güzel oluyor, diye düşündü. Annesi ona bakıyordu. Ben dışarı çıkıyorum, dedi, futbol oynayacağım. Annesi, cümlesini bitirdiği anda bağırdı ve azarlamaya başladı. Bu havada ne futboluydu? Artık büyüdüm, dedi, sen bana karışamazsın. Kes sesini piç kurusu, diye sesini daha da yükselterek bağırdı annesi. Patatesleri ve bıçağı masaya bıraktı. Ayağa kalktı. Sen ne dersen de, dedi, ben gidiyorum. Kapıya doğru döndü. Topu her zamanki gibi ayakkabılarının yanındaydı. Annesi ona doğru yürüdü. Kolundan, canını acıtacak kadar sıkı tuttu ve kendine doğru çevirdi. Bu kadarı da fazlaydı, artık büyümüştü. Annesinin eline sertçe vurdu. Kolunu, annesinin elinden kurtardı. Bu hareket annesini şaşırtmıştı. Artık büyümeye başlıyor, diye düşündü. Yakında tamamen serseri olur. Annesi mutfaktan çıkıp gitti. Mutfak kapısından çıkarken; sen şimdi görürsün gününü, demişti.

Annesi, banyoya giderken ya da hortumu her zamanki yerinden alıp geri dönerken evden kaçıp gitmek aklına gelmemişti. Öylece, olduğu yerde kalakalmıştı. Artık dayak yemesi kaçınılmazdı. Yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kendini yiyeceği dayağa hazırlamaya başladı. Annesiyle arasında azıcık bir mesafe vardı ve annesinin gözleri alev saçıyordu. Hortumu yukarıya doğru kaldırdı. Sert bir darbe geliyordu ki kapı çaldı. Hortum yukarıda kalakaldı. Annesi saate baktı. 18’i biraz geçiyor.

Başkanın, uzun yıllardır yardım olarak varoşlara dağıttığı çorbayı getirmişlerdi. Annesi, elinde hortumla birlikte kapıyı açtı. Çorbaları almak için hortumu kenara attı. Çorbaları alıp masaya koydu. Dayak unutulmuştu. Mutfağı, sıcak çorbanın cezbedici kokusu sarmıştı.

II.II  

Uyandı. Aceleyle sedirden kalktı. Bugün, gece nöbeti sırası ondaydı. Hızlıca üzerini giyinmeye başladı. Pantolonunu giyerken aklına geldi, annesine atını hazırlaması için bağırdı. Geçen bir saniye dahi çok kıymetliydi. Tekrar, obaları, köyleri basmaya başlamışlardı. Bir an önce obanın etrafını dolanmaya, gözetlemeye başlamalıydı. Gafil avlanmak hepsinin sonu olurdu.

Üzerini giyindi. Annesi, hâlâ ses vermemişti. Tekrar bağırdı. Karşılık gelmedi. Çadırın dışına çıktı. Annesi çadırdan biraz uzaktaydı. Kazanın başındaydı. Kazanı karıştırıyordu. Kazandan, bacadan tüter gibi duman tütüyordu. Batan güneşin etkisiyle her şey grileşmişti.

Annesine tekrar bağırdı. Bu kez sesini duyurabilmişti. Annesi ona doğru döndü. Eliyle, annesinin yanına gelmesini işaret etti. Annesi ona doğru yürümeye başladı.

Ne oldu, dedi annesi. Gidiyorum, dedi, bugün nöbeti ben tutacağım. Annesinin, bu duruma canı sıkıldı. Fakat bir şey diyemezdi. Bu, herkesin hayatını ilgilendiren bir durumdu. Bir şeyler yedin mi, diye sordu oğluna. Yememişti, yemeyi de pek düşünmüyordu. Acıkmamıştı. Annesinin, onun bu şekilde gitmesine izin vermeyeceğini bildiği hâlde bunu annesine de söyledi. Annesi ise onu kolundan tuttuğu gibi gerisin geri çadıra soktu. Zorla sofraya oturttu. Bari yemeği çabucak getir de hemen gidebileyim, diye söylendi.

Annesi yemeği hemen getirmiş olsa da ona, onlarca dakika geçmiş gibi geldi. Sofraya gelen her şeyi hızlı hızlı midesine indirmeye başladı. Neredeyse lokmalarını çiğnemiyordu. Yuttuğu her lokma, sanki kaya yutuyormuş gibi midesine oturuyordu. Yine de hızını hiç kesmedi. Hatta biraz daha arttırmaya çalıştı. Geçen her saniye, daha fazla suçluluk duygusu hissetmesine sebep oluyordu. Artık gözü hiçbir şey görmüyordu.

Sofraya oturalı on dakika bile olmamıştı ki sofradan yemek yediği hızla kalktı. Sonunda sofradaki her şey bitmişti. Hayatında yediği en tatsız, en huzursuz ve en rahatsız edici, midesine en çok dokunan yemekti. Hızla çadırdan dışarı fırladı. Yemekle ilgili düşüncelerini birkaç saniye sonra unutmuştu. Atına doğru koşmaya başladı.

II.III

Uyandı. Gözlerini kırpıştırarak başını kaldırdı. Başını masaya koymasının üzerinden saatler geçmişti. Pencerenin dışında; gökyüzü, gri elbisesini giyinmişti. Başı masanın üzerindeyken sızmıştı. Boynunda kötü bir ağrı vardı.

Gözlerini masanın üzerinde gezdirdi. Bir süre anlamsız anlamsız baktı. Uyurken terlemişti. Yüzünün altında kalan kağıtlar buruşmuştu. Yüzünde de mürekkep lekeleri, izler oluşmuş muydu acaba? Masasına bakmaya devam etti. Terden buruşmuş kağıtlar dışında her şey aynıydı, masanın üzerindeki dağınıklık aynı dağınıklıktı.

Uyanma sebebini düşündü. Kendiliğinden uyandığına inanmak istedi. Ama kendini kandırıyordu. Uyanmasının asıl sebebi çığlıklardı. Günlerdir bir an bile durmamış, her geçen dakika daha da artmış ve daha da artacak olan çığlıklar…

Öf çekerek geriye doğru yaslandı. Başını geriye atıp koltuğun başına dayadı. Oda, masanın üzerindeki masa lambasının çok parlak, sarı ışığıyla aydınlanıyordu. Odanın duvarlarını inceledi. Ne kadar da iç bunaltıcı ve berbat gözüküyorlardı. Güneşle aydınladığı zaman birazcık katlanılabilir bir hâl alıyordu bu oda; ama şu an, masa lambasının ışığı altında, insan kendini bu odadan kaçıp gitmemek için zor tutuyordu.

Derinlerden bir feryat daha yükseldi. Feryadı, yalvarma izledi. Feryat ve yalvarmanın ardından yüzü buruştu. İlkin ne kadar tatlı geliyordu; bütün bu çığlıklar, boyaları çatlamış kirli duvarlar, işkence aletleriyle oynadığı oyunlar… Şimdiyse iki piston arasında sıkıştırılıyormuş hissi her saniye daha da artıyordu. Fark etmeden hayallere daldı:

Odasından dışarı çıktı. İşkenceden en çok nasibini alan üç kişiyi kolundan tuttuğu gibi işkence odalarından çıkarttı. Yaptığına karşı çıkan askerler oldu. Hepsini vurdu. Kimisini karnından, kimisini başından. Dışarı çıktı. Üç mağduru cipe koydu; sonra da uzaklara, güvenli bir yere sürdü. Üç kişiyi sakladıktan sonra işkencehaneye geri döndü. Üç kişi yetmez. Sırayla herkesi kurtarmak gerek!

Kararlılıkla kapı çalındı. Tahtadan yayılan sesle, sanki hiç hayale dalmamış gibi kendine geldi; gel, dedi sertçe. Erlerden biri, içeri girdi. Elinde bir tepsi vardı. Üç gündür, üç öğün yediği yemeğin on ikinci öğünü gelmişti. Er, selam verdi. Tepsiyi nereye bırakabileceğini sordu. Masayı göstererek; şuraya bırak, dedi. Er, tepsiyi masaya bıraktı. Selam verdi. Kapıya doğru yöneldi. Kirli, beyaz duvarlı odanın, kirli, beyaz kapısının önünde aklına sonradan gelmiş gibi durdu ve selam verdi. Ekledi:

Üç kişiyi daha yakalamışlar komutanım. Yarım saate kadar burada olurlarmış.

Ankara’da kış soğuğu var; havada kış kokusu…
Korkusuzca götürdüm boruyu dudaklarıma ve üfledim.
“Çocuk Roland Kara Kule’ye geldi.”
O iş, bitti, tamam.
Keşke bugün kış olsaydı ya la…

Tarihte bugün:

Üniversiteden ültimatom yedim.

Ölsem de gam yemem gayrı…
Zeki Müren bir şarkısında der ki:

"Akşam olur gizli gizli ağlarım … Keder öğütmekle geçti yıllarım."

ANLIK İNSAN PORTRELERİ - I

I.I.

Uyandı. Gününde, uzun bir kopukluk oluşmuştu. Gökyüzü, en son bıraktığı zaman mavi ve sarı renklerle parlıyordu. Şu ansa grimsi bir beyazlık hâkimdi. Saatine baktı. 19:32. Saat kaçta uyumuştu? Hatırlayamıyordu. Ama tahminine göre, yaklaşık dört saat uyumuştu. Demek gündüz vakti, saatlerce uyuyacak kadar yorgundu.

Uyumaya kaldığı yerden devam etmeyi düşündü. Nasılsa üç ya da dört kez yapmıştı bunu, en sonuncusu saat beş civarındaydı. Uyumak güzel şeydi. Bir an yeniden uyumak için başını yastığa geri koydu, sonra vazgeçip kalktı. Kalkmasını gerektiren herhangi bir sebep düşünmeden, sanki görevi buymuş gibi kalktı.

Yataktan kalktığında, her uykudan sonra gelen uyarıyı hissetti. Böbrekleri yine boş durmamıştı, her zamanki gibi… Odasından çıktı. Salondaki yarı bozuk, yarı çalışır floresanın aydınlığı bir an gözlerini kısmasına sebep oldu. Televizyon kapalıydı. Salonda kimse yoktu.

Salonun kapısını açtı. Bir adım attı, artık antredeydi. Mutfağın ışığı yanıyordu; antre, salondan ve mutfaktan yansıyan beyaz ışıkla gri bir beyazlık içindeydi. İç bunaltıcı bir renk… Tuvalete doğru yöneldi. Mutfaktan sesler geliyordu. Birileri yemek yiyor olsa gerek.

Basınçla fışkıran sıvı sayesinde tuvalette fazla durması gerekmedi. Tuvaletten çıktıktan sonra ellerini yıkadı. Ellerini, parmaklarının başladığı yerdeki yaralara dikkat ederek havlusuna kuruladı. Mutfağa doğru yöneldi. Orta yaşlı bir kadın, yemek yer misin, diye sordu. Evet, dedi. Sandalyesine doğru ilerledi. Yaşlı bir kadın salata yapıyordu; havuçlu, domatesli ve salatalıklı. Salatanın yanından geçerken eliyle, ağzına birkaç havuç ve salatalık parçası alıp attı. Bir an eliyle yememesi gerektiğini düşündü, başkalarını iğrendirebilirdi. Ellerini daha şimdi yıkadığını hatırlayınca bu düşünceyi unuttu. Sandalyesine gidip oturdu. Yine ağzında garip bir tat vardı, uyuyup uyandıktan sonra hep böyle olurdu; ama en fenası gün içinde kestirince olurdu. Bir an ağzına, bir tane Haribo atmayı düşündü. Sonra vazgeçip bardağına her zamanki kadar su doldurdu: Çeyrekten biraz çok,  yarımdan biraz az. Suyunu içti.

Öğlen içmediği yoğurtlu çorbayı önüne koydu yaşlı kadın. Ekmeğini bana bana afiyetle yemeye başladı, acıkmıştı. Bir süre sonra salata da sofraya geldi. Çatalını salataya daldırdı, çatalına havuç ve salatalık saplamaya başladı. Havuç ve salatalıkları aceleyle ağzına götürürken; salatanın birazını çorbasını içtikten, birazını da yemeğini tamamen bitirdikten sonra yemeyi düşünüyordu. Yemekle birlikte salata da yerse yemeğin ortasında tıkanıp kalıyordu.

Havuç ve salatalıklar, tat tomurcuklarını uyardığı zaman; salatalık ve havuç tadından daha çok zeytinyağı tadı aldı. Salatayı karıştırmadınız mı, dedi, bütün yağ yüzeyde kalmış. Yaşlı kadın salatayı tekrar karıştırdı. Salatayı bir daha tattı. Zeytinyağı tadı ilki kadar yoğun değildi; ama hâlâ sevdiği yoğunluktan fazlaydı. Eskiden olsa sorun çıkartırdı; ama bu kez bir şey demedi. Birkaç gün önce biraz daha büyümüştü, bir şeyleri daha fark etmişti. Zeytinyağı tadını azaltacak bir yöntem buldu ve yemeğini yedi.

I.II.

Uyandı. Gökyüzü en sevdiği renge bürünmüştü yine. Lacivert ve kızıl arası… Yatağından enerjik bir şekilde kalktı. Kot pantolonu ve tişörtüyle uyumuştu. Bu, biraz canını sıktı.

Yerden tavana dek uzanan cam pencerelerine doğru ilerledi; günün en sevdiği anında, bir süre en sevdiği manzarayı izleyecekti. Şehre doğru baktı. Işıl ışıldı yine, her rengin her tonu… Sıkışık trafiğin sarı ışıkları, korna sesleri, medeniyetin gürültüleri… Her şey ne kadar da güzeldi.

Uyandığından beri gülümsediğinin farkında değildi. Masasına doğru ilerledi. İlerlerken her zaman yaptığı gibi saate baktı. 20:00. Cep telefonunu kontrol ederken midesi onunla sohbet etmeye başladı. Bu akşam da güzel bir yemek yemenin vakti gelmişti anlaşılan.

Bugünlerde yeni bir kızla tanışmıştı. Pamuk kadar güzel bir kızdı. Beyaz bir ten, koyu kestane saçlar ve gözler… Cidden kaçırılmaması gereken bir fırsat. Onunla bir akşam yemeği? Neden olmasın. Sadece telefon etmesi yeterliydi. Üstelik saat de herkese uygundu, değil mi? Numarayı çevirdi. Yarım saat içinde, yine aynı yerde.

Kıyafetlerini çıkardı ve koltuğun koluna attı. Banyoya gitti. Artık önce hızlı bir duş, sonra da parfüm ve deodoranta bulanma vaktiydi.

Mavi bir gömlek ve deve tüyü renginde keten pantolon giydi. Altına da siyah ayakkabılar. Bugün yine çok şık olacaktı. Gardırobunun kapağındaki aynaya baktı. Kısa kesimli sarı saçlarını, “soluk benizli” yakışıklı yüzünü inceledi. Ellerini saçlarının arasından geçirip gülümsedi. Bu gecenin sonunu o kızla, burada getirmenin ne kadar hoş olacağını düşündü. Gülümsemesi değişti ve yüzünde daha fazla alan kaplamaya başladı.

Apartmandan sokağa çıkarken, ona kapıyı tutan beyaz saçlı görevliye gülümsedi ve başıyla selam verdi. Birkaç dakika önce altmışıncı kattan seyrettiği kalabalığın içindeydi artık. Caddeye doğru ilerledi. Boş bir taksiyi olabildiğince çabuk bulacağını umuyordu, ne de olsa çok güzel bir gün geçiriyordu, değil mi?

Elini havaya kaldırıp bağırdı: Taksi! Şoföre gideceği yeri söyledi ve yüzünde oluşan yeni, bir gülümsemeyle sırtını taksinin deri koltuğuna yasladı. Şehri izlemeye koyuldu. Beyaz, sarı, kahverengi, siyah ve diğer tüm renkler… Bu şehri, kesinlikle seviyordu.

Vaktinde restorana ulaştı, vaktinde ve beklenen kadınla aynı anda. Yarım bir sarılmayla sağ yanağını öptü; bugün yine çok güzelsin, dedi başka bir gülümsemeyle. Restoranın içine girdiler.

Smokinli adam mönülerini getirdi. Smokinli adamın hemen ardından şampanya geldi. Smokinli adam, şampanyayı kadehlere doldurdu ve gitti. Kadehini kaldırdı, güzel kadına bakarak. Yüzünde ayrı bir gülümseme vardı. Sana, dedi ve şampanyanın bir kısmı boğazından midesine doğru aktı. Kadın, tav olmuş kadınlar gibi gülümsüyordu. Bu gülümsemeyi görünce Sezarmış gibi gülümsedi. Bu gece, istediği gibi sonlanacaktı.

Keyifle mönüyü açtı. Yine aynı yemekler. Biftekler, rostolar, ördekler, soslar… Artık bunlardan bıkmıştı. Mönüde denenecek yeni bir şey yoktu. Her zamankinden istemeye karar verdi: Az pişmiş bir biftek, özel sosuyla.

I.III.

Uyandı. Yine kollarında, bacaklarında geziniyorlardı. Bu kez onları kovalamaya hiç gücü yoktu. Bugün istedikleri gibi gezsinler… Zorlukla gözlerini açtı. Göz kapaklarını hareket ettirmeye bile gücü yoktu, sinekleri kovalamayı nasıl düşünebilmişti? Güneş, yine yeraltına gidiyordu. Güneş, yine turuncuydu. Güneş’in önünde, yerin üzerinde, yine garip saydamsı şeyler vardı. Bir önceki gün de olduğu gibi. Ve ondan önceki gün… Ve ondan bir önceki…

Kafasını çevirip etrafına baktı. Biraz ilerisinde, turuncu kahverengi arası bir renkteki toprağın üzerinde herkes boş boş oturuyordu. Hiç kimsenin enerjisi kalmamış mıydı? Kara kuşu düşündü. Bugün de yanına konup beklemiş miydi acaba? Yine gözlerini, ona dikip arada sevinçle bağırmış mıydı?

Kara kuş en son geldiğinde, babası taş atıp kovalamıştı. Babası taş atmıştı; ama taş kara kuşa gelmemişti. Kara kuş kanat çırpa çırpa gitmişti. Keşke taş, kara kuşun kafasına gelseydi. Keşke kara kuş, hemen orada ölseydi.

Sinekleri hissetti yine. Onları kovalayacak hâli yoktu; ama vücudunda bu şekilde gezinmeleri de sinirini bozuyordu. Keşke, sadece birkaç tane olsalardı ya da en azından sürekli gezinip durmasalardı. Sanki kara kuş gibi, sinekler de ölmesi için bekliyorlardı. Belki de bu yüzden ayaklarıyla o garip hareketi yapıyorlardı?

Ayağa kalkmaya karar verdi. Ailesinin yanına gidecekti. Belki çadırda daha az sinek olurdu ve bu sayede daha rahat uyurdu. Hiç enerjisi yoktu, günlerce uyuyabilirdi. Zaten uyumasa ne yapacaktı? Diğer herkes gibi çadırın önünde oturup sessizce boşluğa mı bakacaktı?

Zorlukla ayağa kalktı. Çadıra doğru yürürken bir an tökezledi, neredeyse düşecekti. Umarım düşmem; düşersem geri kalkamam sanırım, diye düşündü. Bir süre sonra bu kez de sendelediyse de düşmeden çadırına ulaştı.

Çadıra yaklaştığı süre boyunca, inşa edildiğinden beri onu korkutan siyah çatılı, beyaz tahtalı binaya baktı. Çok garip bir mimarisi vardı ve onu korkutan da bu mimariydi belki de. Tabii biraz da çatısındaki garip şey. Üstelik getirdikleri o kitap da çok garipti. İşin en kötü yanı da getirdikleri o garip kitabı ezberleyip orada yazanları uygulamazsa yemek alamamasıydı.

Çadıra girmeden önce; beyazlı kadın yine yemek getirse, diye düşündü.